Sepetinizde hiç ürün bulunmuyor

Sepetimi Göster
Haluk Özdil: Günlüğü bitirdikten sonra psikolojim bozuldu

Kirli bir savaşın yüzbinlerce kurbanlarından birisi  olan Suriyeli annenin (AzmideDabah)  gerçek yaşamını aktardığı,  dramatik olaylarla dolu günlüğünü düzenleyen Haluk Özdil konuğumuz oldu.

\r\n

 

\r\n

-Önce “Hoş geldiniz,” diyor ve hemen konuya giriyorum. Birinci kitabınız olan “ÖRÜMCEĞİN AYAK İZİ,” çıkalı henüz bir buçuk ay olmasına rağmen, ardından hızla ikinci romanınız  “ŞARKISINI SÖYLÜYORDU DENİZ,” geldi, neden?...

\r\n

İzniniz olursa küçük bir düzeltme yapmak istiyorum.  “ŞARKISINI SÖYLÜYORDU DENİZ” bir roman değil.  Ne yazık ki, özgürlüğe kaçış için büyük bir mücadele veren acılı bir annenin gerçek olan günlüğü. Bu nedenle roman olarak da bana ait değil.

\r\n

 

\r\n

BU ROMAN SİZE AİT DEĞİL Mİ?

\r\n

\r\n

-Özür dilerim ama anlamakta zorlanıyorum. Bu roman size ait değil mi, daha doğrusu kaleme alan siz değil misiniz?

\r\n

- Şöyle anlatayım, bu bir günlük,  ben Bodrum’dayken bulundu. Daha doğrusu benim tatil için Yalıkavak’ta bulunduğum sırada o büyük felaket olduve 17 can o mavi sularda yitip gitmişti. Ölenlerin beş tanesi de çocuktu. Sabah saatlerinde jandarma ve cankurtaranları görüce o tarafa doğru yöneldim. Tam bir felaketti; sıra sıra dizilmiş cansız bedenler…  Aslında emniyet şeridi nöbetçi askerler,  bu talihsiz insanların yanına gitmemizi engelliyordu. Fakat nasıl oldu bilmiyorum ama, yanlarına doğru yürürken kimsenin dikkatini çekmedim.  Büyülenmiş gibiydim, o cansız bedenlere kilitlenmiştim sanki. Sonra o anneyi, ( AzmideDabah)’ı gördüm. Rengi bembeyazdı, ama saf bir güzellik vardı yüzünde. Sanki öldüğü için mutluydu. Donup kalmıştım, o sırada yanında  yere düşmüş, ıslak, neredeyse dağılmak üzere olan sarı defteri gördüm. Ve aldım. Her şey böyle başladı.

\r\n

 

\r\n

-Buraya kadar tamam…  Ama kitap haline nasıl geldi, daha doğrusu içinde anlatılanlar tümüyle bu anneye mi ait?

\r\n

- Anlatılanlar tümüyle anneye ait.  Fakat günlük, küçük bir deftere yazılmıştı. Daha doğrusu cebe girebilecek boyutta orta boy bir defter.  Giriş bölümü çok daha farklı ve özenli yazılmışken,  orta bölümlerinden itibaren aceleyle ve korku içinde hızla yazmıştı.  Ayrıca bir kitap için çok kısa sayılacak bir uzunluğu vardı.  

\r\n

Toplasanız kitap için 40 sayfa bile olmazdı. Ayrıca da dili edebi değil, daha çok konuşma sırasında anlatılanlar gibi özensiz ve savruktu.  Sonuçta bu defterin kitap haline gelebilmesi için, 200 sayfaya çıkarılması ve, dilinin düzeltilmesi ve okunur hale gelmesi gerekiyordu.  Ben de bunu yaptım.

\r\n

Usta gazeteciden esrarengiz bir roman:Örümceğin Ayak İzi

\r\n

-Arapçadan siz mi çevirdiniz bu günlüğü ve nasıl kitap haline geldi?

\r\n

-Hayır, önce o çevrede balıkçıların yanında çalışan ve Türkçe bilen bir Suriyeliye okuttum. İşin ciddiyetinin farkına varınca Yayınevimi arayıp sayın Sami Çelik’e durumu anlattım. Bu kadının yaşamını kitap haline getirmek istediğimi söyledim.  Kendisi de çok etkilenmişti bu öyküden.  Zaten bu konulara duyarlı bir insan olduğunu biliyordum.  Sağ olsun beni kırmadı, güvenilir bir tercümana çevirisini yaptırdı.  Beni aradığında “Tamam Haluk hocam bu kadının öyküsünü dünyaya duyuralım,” dedi ve başladık.

\r\n

 

\r\n

GÜNLÜĞE BİREBİR BAĞLI MI KALDINI?

\r\n

 

\r\n

 “Düzenlemeyi yaparken günlükte anlatılanlara birebir bağlı kaldınız mı?

\r\n

- Kesinlikle bağlı kaldım. Yazdıklarım tümüyle o annenin anlattıklarının edebi hale getirilmesinden ve uzatılmasından başka bir şey değil.

\r\n

 

\r\n

-Aslında eğitimli ve zengin bir aileye mensup kadından söz ediyoruz değil mi?

\r\n

-Evet, üniversite eğitimini Paris’te tamamlamış, çok iyi derecede Fransızca bilen bir ekonomist. Ayrıca babası ve eşinin de Halep’te fabrikaları var. Yani Suriye’nin aristokrat sınıfına dahil bir ailenin mensubu.

\r\n

 

\r\n

- “Ve bu kadın ile ailesi savaş çıktıktan sonra inanılmaz bir düşüş yaşıyor ve felaketler zincirinin ortasında kalıyorlar,” diyebilir miyiz?

\r\n

- “Diyebilir miyiz,” sözcüğü yetersiz kalır, bu günlüğün içindekileri okuyunca. Tek kelimeyle bir felaketler yumağı olduğunu gördüm. Düşünün; aristokrat bir aileniz var, Suriye gerçeklerinin bile yeterince farkında değilsiniz, lüks içinde bir villada yaşıyorsunuz.  Tüm yakın çevreniz de sizin gibi varlıklı  ve rahat içinde. Sonra birden o büyülü yaşam bozuluyor ve acı Suriye gerçeği ve kirli savaşın iğrençlikleriyle yüzleşmeye başlıyorsunuz.

\r\n

 

\r\n

BANKALARDAKİ MİLYONLARCA DOLARI BLOKE EDİLİYOR

\r\n

 

\r\n

-Bu yüzleşmeyi kısaca anlatsanız.

\r\n

-Kısaca anlatabilirim, aksi takdirde okurlarımıza haksızlık etmiş oluruz. Babası ve eşi, Beşşar Esad’a o kadar fazla güveniyorlar ki; kadınsı iç güdüleriyle tehlikeyi hissedenAzmide’nin tüm ısrarlarına rağmen, El Nusra, İşid ve diğer gruplar Halep’in kapısına dayanana kadar kaçmayı reddediyorlar. Gerçeklerle yüzleştikleri zaman zaten çok geç oluyor. Bankalardaki milyonlarca dolarları bloke ediliyor.  Fabrikaları terörist grupların eline geçiyor, ellerinde sadece evlerinde bulunan mücevherleri kalıyor. Aslında o mücevherleri koruyabilseler Türkiye’de çok rahat bir yaşam sürebilirlerdi. Ama onları da  kaçış yolunda İşid ele geçiriyor.  Babası ve eşi gözünün önünde katledildikten sonra oğlu elinden alınıp kampa gönderiliyor. Defalarca kirletiliyor, sonra da küçük rütbeli bir terörist tarafından köle olarak alıkonuluyor. Sonrası daha acı olaylarla dolu olan bir dibe vuruş öyküsü işte.

\r\n

 

\r\n

-Bir insanın, özellikle de bir kadının dayanabileceği şeyler değil bunlar.

\r\n

-Kesinlikle, ama evlat sevgisi, oğlunu kurtarma umudu bir şekilde  direnmesini sağlamış.

\r\n

 

\r\n

GÜNLÜĞÜ BİTİRDİKTEN SONRA KİMSEYLE NE KONUŞMAK NE DE GÖRÜŞMEK İSTEDİM

\r\n

 

\r\n

-Anlattıklarınızı dinlerken bile kendimi kötü hissettim.

\r\n

-Sizi anlıyorum. Çünkü bu günlüğü yazıya dökerken aynı duyguları yoğun şekilde yaşadım. Kitap hazırlıkları bittikten sonra da Toroslardaki gerçek bir köye gidip on beş gün insanlardan uzak yaşadım. Kimseyle konuşmak, görüşmek istemedim.  Hala da psikolojik olarak çok iyi durumda değilim. Bazen gözlerimi kapattığım zaman o acılı annenin yüzünü görüyorum.

\r\n

 

\r\n

 

\r\n

-Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

\r\n

- Söylemek istediğim o kadar çok şey var ki ama yutuyorum. Bağırmak istiyorum ama bağıramıyorum. Bu savaşın baş sorumlusu ABD ve ortaklarıdır.  Ortadoğu’da akan her damla kanın sorumlusu yine aynı ülkelerdir.  İnsan kanı üzerinden rant sağlayan aç gözlü, doymak bilmeyen bu canavarların dünyaya yaptıkları  kötülükler ne ilktir, ne de son olacaktır.

\r\n

  

\r\n

Röportaj: Füsun Morto DÜĞME 



Bu sayfa 765 defa okundu.