Sami Çelik: 28 yıldır yayıncılığın her anını iliklerime kadar yaşadım

Yayınlayan admin 05/04/2017 0 Yorumlar

 

 

14 yaşından bu yana kitaplara olan merakından dolayı Liseden mezun olur olmaz hayallerini gerçekleştirmek için 21 yaşında Emre Yayınları’nı kuran ve Truva Yayınları'nın sahibi Sami Çelik ile okul yıllarındaki ilginç maceraları, yayıncılık sektörüne ilk girdiği yıllardan günümüze kadar yaşadığı zorlukları üzerine konuştuk. Çok genç yaşta evlenerek ilk çocuğu Mehmet Emre’nin adını verdiği Emre Yayınları’nın kurucusu Sami Çelik: “28 yıldır yayın dünyasının her anını iliklerime kadar yaşadım” diyor.

 

 -21 yaşında yayıncılık sektörüne atıldığınızı biliyoruz. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?

Sami Çelik: Lise yıllarındaydı. Lise eğitimimin neredeyse son senesiydi. Bizim oturduğumuz semtte bugün oldukça meşhur tarihçi Mustafa Armağan ile tanışmıştım. O dönemde Mustafa Armağan da üniversite öğrencisiydi ve yaklaşık sekiz arkadaşı ile aynı evde kalıyorlardı. Her fırsatta Mustafa Armağan ve arkadaşları ile sohbet ederdim. Sanırım tarihe olan merakımdan olsa gerek sohbetlerini can kulağı ile dinlerdim. İşin gerçeği kitap, yayıncılık kavramlarını da ilk burada öğrenmiştim. Çünkü bu konuda zaten çok genç yaşta olduğumdan herhangi bir deneyimim de yoktu. Yayınevlerini, yayınevi sahiplerini, yazarları ve yeni çıkan çok satan kitapları onlarla birlikte takip etmeye başladım. Ama yazmaya da meraklıydım doğrusu...

 

-Peki, ailenizden yayın işi ile ilgili meraklı hiç kimse yok muydu?

Sami Çelik:  Hayır… Dediğim gibi kitap ve yayınevini, basın işlerini ve hatta siyaseti ilk Mustafa Armağan ve onun arkadaşlarından öğrendim. Ve inanın gerçekten de çok etkilenmiştim. Benim ailem veya akrabalarım içerisinde yayın işleriyle ilgili meraklı hiç kimse yoktu. Herkes kendi çapında işçi, memur, çiftçi idi…

 

-Aileniz ‘yayıncı olma’ fikrinize yönelik size ne tepki gösterdi?

Sami Çelik:  Ailem dini inançlarına çok bağlı ve dini konularda çok hassastı.  Babam da ailenin en büyük erkek çocuğu ben olduğum için benim üzerime çok düşerdi. Benim vatana millete ve ailemize hayırlı bir evlat olarak yetişmemi isterdi. Kısmet böyle diyelim.

 

-Biraz da okul hayatınızdan konuşalım. Sami Çelik’in okul hayatı nasıldı?

Sami Çelik: Benim okul hayatımda en başarılı olduğum konulardan birisi hitabetti. Okul yönetimi hazırladığı tüm etkinlik programlarına hatip olarak beni götürürdü. Hitabette oldukça başarılıydım.  Fakat yazma konusunda kendimi daha başarılı görürdüm. Genellikle makalelerim okul panosunda yayınlanırdı. Çoğu kez hızımı alamaz hikâye dahi yazardım. Divan Edebiyatına o yıllarda  . çok ilgiliydim. Hatta bu tarz pek çok şiir yazardım.

 

-Öğretmenlerinizin yaklaşımı size karşı nasıldı?

Sami Çelik: Lise 1’nci sınıftayken Edebiyat öğretmenimiz benim bu yönümü anlamış olmalı ki bana Aziz Nesin’in bir kitabını alıp hediye etmişti. Bu beni daha fazla motive etmişti. Müthiş bir heyecan vermişti...  Kitabı bir solukta okumuştum. Sonrasında kitabın üzerindeki ilgili yayınevinin iletişim bilgilerini de görünce o heyecanla bir hikâye yazmaya karar vermiştim. Babama hiç unutmam hani şu eski Türk filmlerinde kocaman daktilolar vardır ya yazar kasa gibi olanlardan, o büyüklükte bir daktilo aldırmıştım. Sonra hikâyemi tamamlayıp o yayınevinin adresine postayla göndermiştim. Ne evdekilere ne de okul arkadaşlarıma hiç kimseye söylememiştim. Sebebi ise kitabım yayınlanırsa herkese sürpriz yapacaktım.

 

  -Ne oldu peki?

Sami Çelik: Ne olacak, tam bir fiyasko… Gönderdiğim dosya kocaman bir zarf içerisinde bana geri gelmişti. Bu da benim o dönemlerde gerçekten de motivasyonumu bozmuştu.  Ama bir süre sonra baktım olmayacak. Bir süre uzaklaşmaya karar vermiştim. Derslerde bile dersi dinlemez hale gelmiştim. Çizimler yapıyordum….

 

-Nasıl yani? Ne tür çizimler?

Sami Çelik: Çizdiklerim hep robot resimleriydi. Belki bana ne alaka diyeceksiniz ama o yıllarda öyle robot falan pek bilinmezdi. Hatta yoktu ama basit şekilde robot resimlerini insan gibi çizerdim. Bir de robot üreten bir firmanın mühendisi gibi çizdiğim robotların üzerini oklarla ayrıca belirtip çalışma şekillerini gösterirdim. Herhalde o yıllarda biyoloji derslerinden fazla etkilenmiştim. Kısaca pek boş durmazdım. Bir şeyler yapmaya gayret ederdim. Bu çizimleri gören sınıf arkadaşlarımın pek ilgisini çekmese de onlar benim edebiyatçı yönümü daha çok takdir ederlerdi. Çünkü yazmam onların da işine gelirdi.

 

-Neden, yazdıklarınız çok mu etkiliyordu arkadaşlarınızı?

Sami Çelik: Sanmıyorum… Sadece sınıf arkadaşlarım aşk mektuplarını ve aşk şiirlerini çoğu kez bana yazdırırlardı…

 

-Bizi güldürürken kendiniz de gülüyorsunuz Sami Bey…

Sami Çelik:  O günler çok güzeldi ama… Bizim öğrencilik hayatımız çok ama çok farklıydı…

 

-Arkadaşlarınıza yazdığınız aşk mektupları işe yarar mıydı peki?

Sami Çelik: Kesinlikle… Yazdığım bir aşk mektubunu sevgilisine veren arkadaşımın işi garantiydi… Bunu yaşayan arkadaşlarım ertesi günü gelip söylerlerdi. Hatta bazen bir araya geldiğimizde daha halen o aşk mektupları daha dün gibi konuşulur…

 

-Robot çizim işlerine devam ettiniz mi?

Sami Çelik: Çizim işinden çabuk emekli oldum. Pek sarmadı beni, ben de edebiyata geri döndüm. O yıllarda bir de güzel piyes yazardım. Benim en başarılı olduğum derslerden birisi İnkılâp idi. O yıllarda hocamız Osmanlı Tarihi’nden bir olay anlatmıştı.  Deli İbrahim’i… Benim de konu ilgimi çekince içimden dedim ki bunu bir piyes olarak yazayım.

Yazma işi çok sürmemişti zaten. Birkaç gün içerisinde derslerde dahi yazarak tamamlamıştım. Bu çalışmamı bana Aziz Nesin’in kitabını hediye eden Edebiyat öğretmenime ilk kez göstermiştim. Kendisi de bana demişti ki; “Sami bu piyes çalışman çok güzel. Gel bunu okula piyes olarak hazırlayın ve oynayın.” Hatta müdür beyden de bizim için izin almıştı. Bana “Sami, bak müdür beyden sizin için izin de aldım. Kadronu kur, bir ay içerisinde bu oyunu oynayacaksınız.”

Kadroyu kurdum kurmasına da kadro öyle bizim bildiğimiz yetenekli oyuncu kadrosu değildi. Bütün seçtiğim oyuncular kendi kafa dengi arkadaşlarımdı. Öğretmenimiz, rolümüzü daha gerçekçi yapabilmemiz için sakal, bıyık, kaftan ne varsa bulup bize teslim etmişti. Fırsat bu fırsat ya biz de kafa dengi arkadaşlarımla piyes çalışmamızı bahane ederek her fırsatta dersi kırıp okulda boş bulduğumuz yerde piyes oynamak yerine güreş tutuyor, çoraplarımızı çıkarıp yumak yapıp top oynuyorduk.

Sonunda o gün gelip çattı. Müdür bey de dâhil herkes okulda bizi izlemeye gelmişti. Bu arada Deli İbrahim rolünü de kendim oynamıştım.  Öyle bir oynadım ki rolümü tabi roldeki diğer arkadaşlarım isyanlarda…

 

-Neden, hiç mi beğenilmedi mi?

Sami Çelik: Yok aksine herkes çok beğendi. Hatta rollerini bile arkadaşlarım benden daha iyi oynadılar. İnanın piyes konuşmalarını bire bir ezberlemişlerdi. Ama Deli İbrahim yani benim oynadığım rolde piyes konuşmalarını ezberlemediğim için hep doğaçlama yapmıştım.  Tabi oyun esnasında ilk kez duydukları yeni cümlelere ne cevap vereceğini bilemeyen arkadaşlarım da iki arada bir derede kalmışlardı. Yani sizin anlayacağınız o piyes ilk ve son oyunumuz oldu. Gerçi izleyen herkes çok güzeldi demişti ama gerçekten mi yoksa moral vermek için mi söylemişlerdi pek bilemiyordum. Bir hocamız ise bana bozulmuş; “Oğlum koskoca 600 yıllık Osmanlı’da bula bula Deli İbrahim’i mi buldun oynayıp yazacak” demişti.

 

“Ne Yapacaksam Kendim Yapacağım”

 

  -Biz yine yayıncılığa dönecek olursak…

Sami Çelik: Yayıncılık serüveninde bana daima destek olan Mustafa Armağan o yıllarda hem okuyor hem de bir yayınevinde çalışıyordu. Amcası da bir yayınevi sahibiydi. Ben de liseyi henüz bitirmiş, üniversitede sınavlarında istediğim okul puanını alamadığım için ne tip bir mesleğe atılacağımın planını yapmaya çalışıyordum.  Aynı haftalarda Mustafa Armağan, beni bir yazarın ofisine aldırmıştı. Yaklaşık 6 ay o yazarın ofisinde çalışmıştım. Sağ olsun sonrasında beni daha iyi bir maaşla kendi çalıştığı yayınevine aldırmıştı. Burada da bir senemi doldurmadan Mustafa Armağan’ın yönlendirmeleriyle kendimi yine onun yanında kitap basımı, dağıtımı, kağıt alımı, matbaası, tahsilatı gibi bir ortamın içerisinde buldum. Bulunduğum yayınevinin bir nevi genel koordinatörüydüm. Yaklaşık iki sene kadar bu şekilde devam ettim. Yayınevi o dönemin en güçlü ve etkin yayınevlerinden birisiydi.  Yaklaşık dört sene kadar çalıştım. Daha sonra oradan ayrılarak 1990 yılında Emre Yayınları’nı kurmaya karar verdim.

Gerçi çalıştığım yayınevim bana ayrılmamamı ve hatta firmadan hisse vereceklerini söylemişlerdi ama ben kararımı çoktan vermiştim. O yıllarda hiç unutmam Fatih’te çok güzel ve büyük bir satış mağazaları vardı. Bana bu mağazayı vermeyi dahi teklif ettiler ama sanırım gençlik heyecanına biraz da kapılıp gitmiştim. “Ne yapacaksam kendim yapacağım” diye ayrıldım ve meteliksiz daldım ticarete. Ne akla hizmetse... Şimdi düşünüyorum da... Neyse...

 

-Eğitimizi liseden sonra devam ettirmeyi hiç düşünmediniz mi?

Sami Çelik:  Zaten 20 yaşında evlenmiştim. Bir yıl sonra da çocuğum dünyaya gelmişti. Ailemin gelir durumu iyi değildi. Babam işçiydi ve hep beraber aynı evde kalıyorduk. Ama bir süre sonra askerlik sorunum olunca mecburen askerliğimi tecil ettirmek için üniversite imtihanına giriyor bir okula kayıt yaptırıyor ama gitmiyordum. Amacım yalnızca askerliğimi bir süre daha tecil ettirmekti. Bu durumumu 30 yaşıma kadar sürdürmüştüm… Hatta askerde tuttuğum günlüğümü de daha sonra yayıncı olmamın torpiliyle kendi yayınevimde küçük bir kitapçık halinde yayınladım.

Ama bugün hala eğitimimi tamamlamamam hep bir ukte olarak kalbimin bir köşesinde durmakta…

 

-Evet, kitabınızı okudum. Oldukça içten ve duygusal şekilde yazmışsınız… Ben müsaade ederseniz Emre Yayınlarıyla devam etmek istiyorum bu sohbetimize… Neden Emre Yayınları?

Sami Çelik: İlk çocuğumun adını Mehmet Emre koymuştum. Bu yüzden de ilk kurduğum yayınevi de bana uğur getirsin diye “Emre Yayınları” adını verdim. Benim okul hayatımda tarihe karşı bambaşka bir ilgim vardı. O yıllarda bir arkadaşımın aracılığıyla İsmet Bozdağ ile tanışmıştım. Kendisinin eserlerini basmaya karar verince eserlerini peşi sıra yayınladım. Özellikle “Gazi ve Latife” isimli eseri çok ses getirdi. Hatta bir anı olarak söyleme ihtiyacı duyuyorum, Sağ olsun bu kitabımın ve hatta o ilk yıllardaki pek çok kitabımın kapaklarını AHMET KEKEÇ yapmıştı…

 

-Ahmet Kekeç… Yani şu köşe yazarı olan Ahmet Kekeç mi?

Sami Çelik:  Evet!... Ahmet Kekeç hocam ile epeyce anımız vardır. Yayınlayacağım kitaplarımın kapaklarının çoğunu kendisi yapıyordu. Cağaloğlu Evren Pasajındaki ofisimizde bir masa birkaç sandalyemiz olan müvetazî bir yerimiz vardı. Yarım ekmek döneri yerde oturup birlikte yediğimiz çok zamanlarımız olmuştu. Ahmet ağabeyimin İmza Dergisi’ndeki yazılarını toparlayıp kitapta yapıp basmıştık. 4 kitabını basıp yayınlamıştım.

 

“Erenköy benim için bir milat olmuştu”

Tarihe olan merakım beni daha farklı arayışlara sürüklemişti. İsmet Bozdağ beyefendinin bir kitabını yine İsmet Bey’in selamı ile Erenköy’e götürmüştüm. Aslında o gün benim için bir milat olmuştu.  Belki de sadece benim açımdan da değil Türk tarihi açısından büyük dönüm noktası olmuştu.

 

-Neydi o olay?

Sami Çelik: Erenköy’de Kazım Karabekir Paşa’nın damadı rahmetli Prof.Dr. Faruk Özerengin ile tanışmıştım. Bu sayede Kazım Karabekir Paşa’nın daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış arşivine ulaştım.

İşte o gün benim açımdan muhteşem bir gündü. Hem mükemmel bir insanı tanımıştım ve hem de tam bir yakın tarih hazinesinin anahtarı sanki elime geçmişti. Onlarca kitap olacak arşiv belgelerini gördüğümde kolları sıvamıştım.

Rahmetli Faruk Özerengin beyefendi ile 91 yılında bir başladık çalışmaya vefatına çok yakın zamana kadar geceli gündüzlü hiç bıkmadan ve usanmadan devam ettik. Yaşı çok ilerlemiş olmasından dolayı görme sıkıntısı yaşadığı için hiç gözümün önünden gitmeyen o büyüteciyle Osmanlıca metinleri zar zor okuyor, bende yazıyordum. Kendisi yalnız yaşadığı için de gece geç saatlere kadar daha rahat çalışma imkânımız oluyordu. Faruk beyefendinin sohbetine doyum olmazdı. O yazılanların dışında özellikle yazılamayacak çok şeyleri bana anlatır ben de büyük bir şaşkınlıkla kendisini dinlerdim.

 

İşte en büyük pişmanlığım...

 

-Yazmadınız mı o anlatılanları, ya da kayıt altına almadınız mı?

Sami Çelik: Kendimi geriye dönüp sorguladığımda en çok pişmanlık duyduğum şey bu işte… Yazmadım. Hatta rahmetli Faruk beyefendi “Sami istersen konuşmalarımı kaydedebilirsin ama ben ölmeden sakın yayınlama… “ Bunu bile yapmak nasip olmadı. Nasıl olurda bir teybe tüm bu konuşmaları almadım kendime düşündükçe kahrediyorum. Ve inanın ki o anlattıkları bugün kaydedilmiş olup da yayınlansaydı Türkiye’de yer yerinden oynardı. O dönemde Prof.Dr. Faruk Özerengin’in açıklamalarını neden kayıt altına almadığımı düşündükçe bugün en büyük pişmanlığım olarak görüyorum. Sanırım yalnızca Kazım Karabekir Paşa’nın belgelerine odaklanmış olmalıyım ki bu konuyu ihmal etmişim.

 

-Kazım Karabekir Paşa’nın belgeleriyle ilgili çalışmalar yapmanıza çevrenizden ne tür tepkiler aldınız?

Sami Çelik:  Özellikle yayıncı çevremden çok eleştiriler almıştım. Bana sürekli; “Yayınlanacak başka şey mi kalmadı da belanı mı arıyorsun sen. Alacaklar içeri gözlerin açılacak” diyorlardı. Ama benim inandığım bir çizgi vardı. Azimli ve bir o kadar da kararlıydım. Korkmadan yoluma devam ettim. Ama şimdi bakıyorum da, dün beni eleştiren herkes bugün Karabekir hakkında yazıp çizer oldu... Ailesinden bile " Nasıl tüm bunları yayınlarsınız? uykularımız kaçtı" diyenler bile...

Neyse...

-Ailesinden derken?

Sami Çelik:  Boşverin, O kim olduğunu iyi biliyor...

 

-Kazım Karabekir kitaplarından olan “İzmir Suikastı” adlı eserden yargılandınız doğru mu?

Sami Çelik: Yargılandım ve mahkûm oldum… Kazım Karabekir Paşa’nın notlarından hazırladığım “İzmir Suikastı” isimli eserden dolayı hakim karşısına çıkmıştım. Basın savcısı da diğer yayıncıların dediği gibi “Yayınlayacak başka bir şey bulamadınız mı? Neden böyle sıkıntılı şeylerle uğraşıyorsunuz? Çocuk kitabı, roman, aşk meşk kitapları yayınlayın” demişti. “İşte böyle başınızı belaya sokacak kitaplar yayınlarsanız Milli Savunma Bakanı arar, Koskoca Paşa arar… Ben de sizi bu baskılardan dolayı mahkemeye göndermek durumunda kalırım.”

 

-Koskoca Paşa arar derken?

Sami Çelik: Son zamanlarda kamuoyunda adını sıkça duyduğumuz Paşa…

 

-Çevik Bir Paşa mı?

Sami Çelik: Yorum yapmak istemiyorum… Anlayan anladı…

 

-Peki sonra neler oldu?

Sami Çelik:  Mahkûm oldum ama o aylarda çıkan bir yasayla da kurtuldum.  Hâkim 3 parmağını bana göstererek “3 yıl karar ertelemesi yapacağım ama 3 yıl içerisinde aynı suçu tekrar işlerseniz ikisinin de cezasını birlikte yersin.” demişti.

Bu da rahmetli Faruk Özerengin ile benim aramda bir espri konusu olmuştu. Şöyle ki; O yıllarda hukukçuların çıkarmış olduğu TEKLİF DERGİSİ’ne röportaj veren Faruk Özerengin, söz konusu röportajında İzmir Suikastı ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulununca kendisi de yargılanmış ve 5 yıl rahat durması karşılığı ötelenmiş bir davası mevzu bahis olunca rahmetli Faruk Bey bana; “Bak ikimizde damgalanmış iki eşek gibiyiz. Aynı konuda sen 3 yıl ben 5 yıl yedik. Aman aman bundan sonrasına daha dikkat edelim. Sakın bu yaşta  (Ki sanırım 85 civarıydı yaşı) beni ziyarete gelirsin hapiste. Ben çıkınca da seni ziyarete…” Çünkü o benden önce aldığı için bu cezayı, benden daha erken bitiyordu cezası…

Çok gülerdik…

Rahmetli Faruk Özerengin çoğu kez benimle yaptığı sohbetlerde şunları söylerdi hep; “Yahu bir millet bu kadar nasıl kandırılır? Nasıl olur da bu ülkenin aydınları cahil halktan daha cahil bırakılır? Nasıl olur da bir devlet tarihine bu kadar ihanet eder?” der ve hüzünlenirdi.

 

-Sami Bey bizlere yayıncılık hayatınızdan biraz söz edebilir misiniz? Neler yaptınız?

Sami Çelik: Neler yapmadım ki… Tam 30 yıla yanaşmış bir zaman, bir ömür… Uzaktan bakıldığında dev gibi görünen dağların yaklaşıldıkça ne kadar küçüldüğünü gördüm.  İnsanları çok iyi tanıdım. Bazen isyan edip “ Gidip dağ başında 2 koyun gütsem çok mutlu olurum” dediğim anlarım çok oldu. Bazen de  “İyi ki yayın hayatına atılmışım” dediğim günler. Çok genç yaşta atıldığım için bu sektörde yeterince piştim. Çok sıkıntılı dönemlerim de oldu, zirve yaptığım dönemlerimde… Ama her zaman kendimi yenilemek için her daim öneri, istek ve eleştirilere açık oldum.

 

-Bildiğimiz kadarıyla sanırım 2006 yılında bir Kavgam kitabı furyasını da siz başlatmıştınız Emre Yayınlarında…

Sami Çelik: Hiç sormayın… Yıllarca Türkiye’de pek çok yayınevinin bastığı bir kitaptı Kavgam. Ben 2005 yılında bir çevirmenin hazırlamış olduğu kavgam kitabını satın aldım kendisinden. Bir yıl hiç baskısını düşünmeden dosyalarımın arasında tutuyordum. Bir gün dağıtımımızı yapan firmanın satış müdürü arkadaşımız elimde kitabın çevirisinin olduğunu bildiğinden “Sami Bey şu Kavgam adlı kitabı raflardan alıp bir baskı yapsan olmaz mı?” dedi. Bende yalnızca basmak için basmış oldum o sıralarda…

Yıllardır bilinen ve milyonlarca baskısı yapılan “Kavgam” yaptığım baskı ile bir anda patladı. Türkiye gündemine oturdu… Dünyada dahi ses getirdi. Bir anda çok satanlarda 1. Sırada yerini aldı… Ben bile şok oldum. Baskı yetişmiyor. 2-3 ay içerisinde 100.000 adedi geçti. Her gün TV kanalları, gazeteler, dergiler, haber bültenleri, ajanslar… Aklınıza medya anlamında ne geliyorsa röportaj için kapıda… Yurt dışı TV kanalları, gazeteler… Amerika’dan, Almanya’dan, Belçika’dan… İş yapamaz olduk bu yoğunlukta. Belçika Devlet Televizyonundan 3 kişi geldi, çok istekliydiler ve özellikle Belçika’dan sadece ve sadece bu röportaj için geldiklerini söylediler. Bir tek onları kıramadım… Ama arkası kesilmeyince artık dayanamadım tatile diye kaçtım memleketime… Ama oradan da bir Amerikan kanalı buldu. Konuşmadım… Kapattım tüm kapıları…

 

-Neden çok müthiş bir şey değil mi bu?

Sami Çelik: Haklısınız, gerçekten müthiş bir şey… Ama konuşulan Kavgam kitabı olunca olay tamamen Türkiye aleyhtarı bir propaganda hali almıştı. Bu beni çok rahatsız etti. Sonrasında da zaten baskısını durdurduk ve arkasından da Alman Bavyera eyaleti avukatlarını yollayıp gerek hükümete ve gerekse Kavgam kitabı basan yayıncılara – tabi ki de özellikle bize-  baskı yaptılar ve kitabın baskısının önünü kestiler.

 

-Emre Yayınları piyasalarda özellikle tarih alanında büyük yankı uyandırırken birden bire Truva Yayınları’nı kurdunuz. Neden?

Sami Çelik: Emre Yayınları olarak zorluklar içerisinde de olsa oldukça başarılı kitap projelerine imza attık. Ancak piyasanın gözünde hep “taraf” gibiydik. Yayınladığımız kitaplarımızın dağılımını ve duyurusu istediğimiz şekilde yapamıyorduk. Tüm bu olumsuz gidişat karşısında bir gün yayın danışmanım Abdullah Şahin ile konuyu masaya yatırıp yeni çözüm arayışlarına girmiştim. Abdullah Bey ilk kez yeni bir fikirle karşıma gelince hemen tepki göstermiştim. Çünkü kendisi “Yeni bir marka yaratalım” demişti. Emre Yayınları’na alternatif farklı bir markayı düşünmek bana doğru gelmiyordu. Toplantımız saatlerce sürdü ve sonunda yayın danışmanım Abdullah Şahin beni ikna etti. Sonra kendi kendime dedim ki; Öyle bir marka bulmalıyım ki, reklamı yapılmasa bile evrensel bir marka olarak hafızalarda yer etsin. Birkaç gün ne olabilir diye sürekli bu düşünceyle baş başa kaldım. Bir akşam Cağaloğlu’ndan çıkıp eve doğru giderken aynı araçta Abdullah Şahin ve oğlum Mehmet Emre Çelik ile yine aynı konuyu konuşuyorduk. Bir an nereden, nasıl geldi aklıma inanın bilmiyorum “TRUVA” dedim... Marka marka diyorsunuz alın size marka... Yeni markamız TRUVA olsun dedim... Ama inanın düşünerek ya da bilerek söylediğim bir şey değildi bu... Abdullah Bey ve oğlum Mehmet Emre de bu ismi duyduğunda çok heyecanlanmıştı. İşte o akşam “TRUVA Yayınları”nın temelleri de atılmış oldu.

 

-Emre Yayınları ile Truva Yayınları arasındaki temel fark ne oldu?

Sami Çelik: Az önce de söylediğim gibi Emre Yayınları’nda zorlandığımız ve sıkışıp kaldığımız tarih kitapları dışında “TRUVA” ismi gibi evrensel bir yayınevi olmaya hedefledik. Yayın yelpazemizi çok geniş tutarak, Türkiye’de sahasında önem kazanmış yazar ve siyasilerimizle, popüler kimliğe sahip kişilerle çalışmayı ilke edindik. Her Türk insanını ilgilendiren muhakkak bir şeyler bulabileceği bir yayınevi olmayı düşündük. Yazarımızdan okurumuza kadar herkesin “Truva Yayınları Bizimdir” demesini ve sahiplenmesini istedik. Ve bunda da başarılı olduk diye düşünüyorum.

Haaa.... Unutmadan TRUVA markasına bir de orijinal bir slogan bulduk. Truva filminin asıl hikâyesini bilirsiniz. Hani tahta atın hikayesi... Yani içi başka dışı bambaşka...  Yani görünen başka, içindeki başka, niyet başka... O halde sloganımızı da; “HİÇ BİR ŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR” olarak belirledik. Günümüz içinde çok önemli bir söz... Ve bu sözü sloganımız yaparak en az Truva ismi kadar sloganımızla da ilgi gördük...

 

- Askere 30 yaşında gittiniz, zor olmadı mı sizin için?

Sami Çelik: Olmaz mı? İki firmamı başsız kalmış tavuk gibi bıraktım ardımda ve daha yaşları küçük okula bile başlamamış 2 çocuğumu ve eşimi…

Hayat tesadüflerle doludur ama ben pek tesadüfe inanmıyorum. Anneme aşırı düşkünlüğüm vardı. Onun dişi ağrısa ben üzülürdüm. Sanki annem benim askere gitmemi beklemiş, yaşadığı acıları görmemi istememiş gibi 49 yaşındayken ve hiçbir rahatsızlığı yokken benim askere gitmemle hastalandı ve 5-6 aylık bir hastalık sonrası hayata veda etti. Askere gönderen annemdi ama döndüğümde ise havaalanında annem dışında herkes vardı. O anı ve bu acıyı Allah kimseye yaşatmasın…

 

-Gerçekten acı bir durum… Askerliğinizi nerede yaptınız?

Sami Çelik: Askere 1997 yılı Ağustos ayında gittim. Acemi birliğim Manisa’ydı. Sonrasını da Van’da yaptım. İç Güvenlik, gezici birliktik. Ne yatacak yerimiz ve ne de kalacak barakamız vardı. Operasyon taburuydu birliğimiz. Pançolarda kaldık askerliğimiz süresince ve maalesef sadece benim dönemimde ve benim bölüğümde, yan yana koyun koyuna yattığımız, güldüğümüz, hüzünlendiğimiz, yemek yediğimiz, şakalar yaptığımız 5 arkadaşımızı kahpe kurşunlara feda ederek 1998 tarihinde şehit verdik.

 

 

 

 

 

 

 

“Kitap yıllar geçse de hep yeni ve hep değerlidir”

 

-Türkiye’de yayıncılık sektörünü hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

Sami Çelik: Bugün yayın piyasasından kiminle konuşursanız konuşun herkes aynı şeyden şikâyet edecektir. Ticari anlamda ortam çok dalgalı… İşin dolandırıcılara, korsancılara, sahtekârlara ardına kadar kolaylık sağlayan bir piyasanın içerisindeyiz. Ama dürüstçe ve yıllarca insanların faydalanacağı kaliteli bir şeyler yapmak isteyenler için de tam bir işkencenin pençesindeyiz.

Yayınevi var yurt dışında o an ne satıyorsa alıp hemen Türkçe olarak baskısını yapar. Yalnızca olaya ticari bakar. Bu bizim Türk Milleti’ne yarar mıdır zararlı mıdır o kısmını hiç irdelemez bile. Kısacası satışa endekslidir. Ama epeyce de satar. Tabi birkaç ay sonra da unutulur gider. Yayınevi vardır düzgün bir eser yayınlar sessizce, yazarın adını ya da eserini kimseler bilmez. Ancak yıllar geçer bu kez pek çok kişi gider mutlaka o eseri sahaflarda bulur. Çünkü o eserin kıymeti adeta yıllanmış bir şarap kadar değerli olmuştur. Bir de ülke vardır der ki ben yayıncıdan telif istemem yeter ki eserlerimiz dünyaya yayılsın ölümsüz kılınsın. Yine ülke vardır der ki; “Kardeşim kusura bakma bana bir yazı getireceksin ki sana bandrol vereyim.” Ama korsan satılan kitaplar için yine o ülkedeki görevli memur “Ne güzel işte mutlu olmanız lazım. Kitabınız çok satıyor demek ki” diyebiliyor. İşte Türkiye’nin ilginç ve düşündürücü acı manzaraları bundan ibarettir.

-Peki ya yazar ya da yazar adayları hakkında neler söylemek istersiniz?

Sami Çelik: Artık Türkiye’de kitabı olmayana kız vermiyorlar. Eskiden böyle miydi? Şimdilerde her eline kalemi alan “Yazar” oluyor. Bugüne kadar çok yazar adayı ile karşılaştım. Gerçekten de kalemi çok sağlam olanlar da var yalnızca kalem oynatıp şansını deneyenler de… Bir de Truva ile “Yazar” olan ama ilk fırsatta başka yayınevleriyle ilişkiye giren ve kaybolup giden yazarlar da var. Allah herkesin yolunu açık etsin. Şuna her zaman inandım: Bencil yazarlarınız olup zengin olacağınıza dik duran ve dürüst yazarlarınız olsun fakir kalın. Gerisi hikaye!...

 

 

 
 
Loading...
Loading...

E-Ticaret Sistemleri